RIZA 3
1970’li yılların sonu Rıza’nın en parlak günleriydi. Rıza’nın cebinde kalın bir deste para ile mutlu yuvası Beyoğlu sokaklarına fırlamıştı. Birkaç pavyona girip çıkmış, Kadir İnanır gazını da alıp depoyu fullemişti. Hala arayıştaydı, hayatının kadınını arıyordu. Geçtiği sokaklardaki pavyon nöbetçileri, ayakçıları, tombalacıları, köfteciler, dilenciler hemen herkes saygı duruşunda ona sevgilerini sunuyor bir emriniz var mı diye soruyorlardı. Rıza bu iltifatlar karşısında çoşuyor, adeta içinde kabaran bir denizin dalgaları fırtınaları çarpışıyordu.
Öyle şaşırmıştı ki bazen aynı sokaktan iki üç kez geçiyordu ama bunun farkında değildi. Rıza o gece her zamankinden daha çok sarhoştu. Onu tutmak mümkün değildi. Bir sokakta çok ışıklı, havalı tabelaları olan bir pavyon Rıza’nın dikkatini çekmişti. Yabancı bir müziğin sesi sokağa kadar yayılmıştı. Gerçek bir Anadolu erkeği harbi bir Asyalı olan Rıza’nın sevdiği müzik aslında türkü, arabesk ve davul zurnaydı. Bu yabancı hatta gavur müziği onu şaşırtmıştı. Töresine, örf adetine ters olan bir şeydi bu. Rıza Uzun İnce Bir Yoldayım türküsüyle büyümüştü. Askerliğini Yaylalar Yaylalar türküsüyle bitirmişti. Askerlikten sonra ise müziğin yeni akımı olan türkülerin hit parçası –Eşeği Saldım Çayıra ile bugüne gelmişti. Bugünlerde ise derbeder dünyanın hit parçası –Batsın bu dünya ile hayata yürüyordu.
Fakat bu müzik Rızanın hoşuna gitmişti. Bu nasıl bir müzikti? –FANG –FİNG –FONG –DAS –DUS sesleri Rıza’nın ince yumuşak duygularını okşamış hatta ölü aletini bile diriltmişti. Hayat buradaydı işte, Rıza’yı çağırıyordu. Rıza sarhoş ama bir o kadar emin adımlarla pavyonun merdivenlerine ayaklarını atmıştı. İçerisi diğer pavyonlara benzemiyordu. Daha renkli daha lükstü. Garson Rıza’yı hemen küçük bir masaya oturttu. Rıza etrafına baktığında pistte çılgınca oynayan kadınları, erkekleri gördü. Loş ışıkta seçemediği insanlar vardı. Kalabalık hareketli bir yerdi. Kadınların erkeklerin giyim kuşamları her şeyleri farklıydı. Bunlar turistti mutlaka.
Rıza hayatında ilk kez turistik bir yere girmişti. Sarhoş beynine rağmen rakı söylemenin gereksiz olduğunu düşünerek bira istedi. Meyve çerez, bira kısa bir sürede Rıza’nın huzuruna getirilmişti. Kimse Rıza’ya kadın ister misin; yahut arkadaş lazım mı diye sormadı. Rıza bu durumu birkaç dakika içerisinde çözmüştü. Demek burada herkes kendi işini kendi görüyordu. Gavur gavur da olsa medeni insandır herhalde diye düşünerek birayı içmeye başladı. Etrafında dönen eğlence ortamı Rıza’yı memnun etmişti. Rıza bir yandan birasını içerken, diğer taraftan gözleriyle etrafı bir radar gibi tarıyordu. İşte onu ilk gördüğü andı bu yer. Bar’ın sonunda oturan sarışın Rıza’yı kesiyordu. Rıza önce inanamadı; acaba ona mı bakıyordu. Fark ettirmeden arkasına ve yanındaki masalara baktı. Bir masada kadınla erkek muhabbet ederken, diğer iki masa ise zaten boştu. Şaşkınlıkla birkaç kez daha baktıktan sonra emin oldu. Evet sarışın bluejeanli t-shirt lü kadın Rıza’ya bakıyordu. Evet kesinlikle ona bakıyordu. Her erkek gibi koltukları kabarmıştı Rıza’nın. Bu kabarmadan dolayı Rıza’nın iki omuzu yükselmiş, göğüs kısmı öne fırlamıştı.
Rıza’nın içindeki ateş gittikçe çoğalıyor fakat ne yapacağını bilemiyordu. Diğer pavyonlarda olsaydı çoktan sarışının masasına, hatta kucağına bile oturtmuş olurdu. Sadece şef garsona bir onluk verirdi, sorunda çözülürdü. Ama burada bilmediği bir alanda bu işi nasıl yapacaktı? Sarışın kadında öyle bir bakıyordu ki Rıza’ya sanki kaybettiği kocasını bulmuş; yahut ölmüş babasını yeniden görmüş gibi hasretle bakıyordu. Bakışlar çok şey ifade edebilirdi. Bilirdi Rıza bunu pavyon deneyimlerinden. Rıza çoktan Kadir duruşunu almış, sert erkekçe gözlerini dikmiş bakıyordu. Kalın bıyıklarını habire sağlı sollu çekerken, ışık saçan gözleri ile
“Seni istiyorum” diyordu. “Sen benimsin Tanrı ikimizi yarattı sadece, bu gece için” diyordu.
İki tarafta gözleriyle de olsa uzaktan konuşuyordu. Rıza’nın tek endişesi sarışının yabancı olması ihtimaliydi. Rıza düşündü, bu açığını da bir şekilde kapatabilirdi. Yabancı dili yoktu ama doğduğu andan beri gururla taşıdığı aleti vardı. Ana meselede bu değil miydi? Bir kadın bir erkek ne amaçla bir araya gelebilirdi? Onun dili varsa Rızanın aleti vardı. İkisi çok iyi anlaşabilirdi. Hem gavur karıları Türklerin aletine hayran olduğundan buralara kadar gelmiyor muydu? Rıza bunları düşünürken garsonun sertçe koyduğu bira ile irkildi. Beşinci bira gelmişti ve Rıza masadaki meyveyi, tuzlu fıstığı hem de kabuklarıyla yemiş silip süpürmüştü. İri kıyım garson Rıza’ya tuhaf bir şekilde bakıyordu. Rıza şuursuz bir şekilde önüne ne geliyorsa o gece yiyor içiyordu. Rıza tüm cesaretini topladıktan sonra bir elini cebine atıp yirmiliği çıkartarak garsonun eline sıkıştırdı. Garsonun kulağına yumuşak ses tonu ile
“Gardaş rica etsem şu sarışın bayanı masaya davet eder misin? Al bu da senin helali hoş olsun, sakın yanlış anlama gardaş” dedi.
Garson Rıza’nın tarif ettiği yere baktıktan sonra gülümsedi.Yirmiliği itina ile cebine koydu ve :
“Olur beyefendi” dedi.
Rıza sevincinden masadan zıplamamak için kendisini zor tutmuştu. Garson sarışın kadının yanında gidip Rıza’nın masasını işaret etti. Kadın gülümseyerek tabureden ayağa kalkıp, çantasını aldığında Rıza’nın aklı başından gitmişti.
“Aman Allahım” demişti Rıza.
Kadında bir boy pos, endam vardı, inanılacak gibi değildi. Adeta beygir gibi bir karıydı. Rıza yıllardır Beyoğlu pavyonlarında ne böyle bir karı görmüş, ne de duymuştu. Hatta yolda dahi rastlamamıştı. Yabancı filmlerde belki görmüş olabilirdi. Kadının büyük ihtimalle yabancı olduğunu tekrar düşündü. Kadın masaya yaklaştığında Rıza her centilmen erkek gibi ayağa kalkarak gülümsedi. Kadın da gülümseyerek elini uzattığında Rıza elini hemen nazikçe sıktı.
-“İyi akşamlar beyefendi adım Necla”
Rıza kadının türk olduğunu öğrenince biraz şaşırdı. Ama biraz daha iyiydi türk olması. Bu yüzden sevinci belki de ikiye katlanmıştı. Garson’un bir anda elinde şampanya ile fırlaması Rıza’nın afallamasına neden oldu. Demek ki buranın sistemi de diğer pavyonlardan farklı değildi. Rıza için bu hiçte önemli sayılmazdı. Para balyası cebinde hayatının kadınını bulmanın zevki ile coşmuştu bir kez. Kadın da su gibi içki içiyordu. İstanbullu zengin bir ailenin kızı iken, kocası ile anlaşamamış ondan ayrılmış falan filan bu yüzden ailesi onu dışlamış, hayat mücadelesini sürdürüyormuş gibi bir şeyler anlattı.
Kadın bunları anlatırken Rıza dinliyormuş gibi yapıyordu. Rızanın da aklı o anda yatakta yapacağı numaralardaydı. Kadın sonunda baklayı ağzından çıkarmıştı. Hemen iki sokak öte de tek göz bir evi vardı. Eğer isterse sabaha kadar beraber olabilirlerdi. Tabii ki bunun karşılığında da yüz lirasını alırdı. Zengin bir dul için fazla bir ücret değildi. Geçim dünyasıydı hayat zordu. Rıza’nın bunu anlayışla karşılaması gerekiyordu. Yoksa eskiden olsaydı Rıza ilk görüşte aşık olacağı bir erkekti. Üstelik şimdiye kadar Rıza gibi bir erkekte görmemişti. Rıza bütün bunları olgun bir pavyon müşterisi havasıyla karşılamıştı. Normaldi böyle işler. Hemen kabul edip hesabı istemişti. Ancak gelen hesap Rıza’nın dudaklarını uçuklatıp bıyıklarını titretmişti. Hayatında ilk kez bir pavyonda bu kadar hesap ödüyordu. Balyanın yarısı bir anda o gece gitmişti. Ama bunun hırsını sarışından çıkarmaya yemin etmişti. Madem bu işler böyle yürüyordu, Rıza’da gerekeni yapacaktı.
Eski bir binanın ikinci katında bir odaya girdiklerinde Rıza hemen Necla’nın dudaklarına yapışmaya çalıştı; ancak boyu yetmediğinden ancak çenesini öpebildi. Necla üstündeki t-shirt ü çıkarttığında iri yarı göğüsleri ortaya fırlamıştı. Ne muhteşem şeydi onlar. Rıza hemen elleriyle hücuma geçtiğinde Necla onu tutmak zorunda kalmıştı.
-“Dur hayatım acele etme sabaha kadar vaktimiz var, dur şu ışığı kapatalım, açıkken olmaz” diyerek ışığı söndürdü.
Yatakta sevişme faslı başladığında Rıza’nın her tarafı titriyordu. Necla gibi birisini hayatında görmemişti. Rıza’ya yaptığı muamele seansları inanılacak gibi değildi. Çılgınca sevişiyorlardı. İşte ne olduysa o anda oldu. Rıza’nın eline bir şey çarpmıştı. Önce ne olduğunu anlayamadı. Yokladı ne bu diye bir anda beyninde şimşekler çaktı. Hızla yataktan fırladı, gözlerine bir kez daha inanamıyordu. Yanlış mı görüyordu yoksa bu bir kabus muydu? “Aman Allahım” diye çığlık attı.
-“Allah Allah yandım ulan ben!” diye bağırdı.
Necla yatakta sırt üstü uzanmış, çırıl çıplaktı. Ama önünde bir aleti vardı. Necla bir travestiydi. Rıza’nın kaza ile girdiği pavyon şimdiki travestilerin ilk ocağı hatta mabedi de sayılan klüp Wat 69’du.
Rıza elleriyle gözlerini kapayıp ağlamamak için kendini zor tutmuştu. Necla hemen ayağa kalkıp durumu kurtarmak, Rıza’yı sakinleştirmek için dil döküyordu. Aslında doğuştan kadın olduğunu ama onu kimsenin anlamadığını, mecbur olduğu için Rıza’ya yalan söylediğini, aslında adının Kazım olduğunu, Kastamonu’nun Yukarıdeve köyünde doğduğunu büyük bir dram şeklinde anlatmaya başlamıştı. Ama Rıza onu dinlemeden hızla çorabını pantolonunu giyip yangından kaçar gibi olay yerini terk etti. Kadir İnanır Rıza karizmayı çizdirmişti. Kıçını yine zor kurtarmıştı.
İşte asıl sorun bu olaydan sonra başlıyordu. Rıza yaklaşık bir ay Beyoğlu semtine adımını dahi atmadı. Bazen bu olayı düşününce morali bozuluyordu. Ama Necla’nın kod adı Kazım’ın yaptığı muamele Rıza’yı hala titretiyordu. Cinsel duyguları hemen yoğunlaşıyor içinde az da olsa bir istek belki de beliriyordu. Rıza o sıralarda Aksarayda çok önemli bir işhanının inşaatında kalfalık yapıyordu. Yanında hemen hepsi köylüsü akrabası olan işçiler çalışıyordu. Bir gün işçilerden birisi Rıza’nın yanına gelip :
-“Rıza abey dışarıda bir bayan seni istiyor” dedi.
Rıza şaşırmıştı. Kimdi bu kadın acaba? Pavyonda sayısız kadına yaptığı büyük inşaatı askerlik anıları gibi ballandırarak anlatmıştı. Hızla dışarı çıkan Rıza şok geçirdi. Necla’ydı bu. Yani Kazım karşısında duruyordu. Rıza ne yapacağını tekrar şaşırmış eli ayağa birbirine dolanmıştı. Arkasında duran işçiler ise merakla bakıyordu. Bir işçisinin sözlerini duyan Rıza mecburen Kazım’ın yanına gidip elini sıktı. İşçi şöyle diyordu:
-“Vallahi Rıza abime helal olsun, ne karı be artist anam avradım olsun.”
Bu sözleri duyan Rıza çelişki içersinde kaldı. Düşündü, bunun yaratacağı reklamın onu köyünde unutulmazlar arasına sokacağını hesapladı. Artık bütün hemşehrileri, köydekiler, hatta kasabadakiler bile bunu duyacaktı.
-“Artist gibi bir karı Rıza’yı inşaatta aradı.”
-“Bu Rıza ne adammış be helal olsun.”
-“İstanbula gitti oranın karılarını çatır çutur çatırdattı.”
-“Hangi Rıza bu len”
-“Lan oğlum hangi Rıza olacak Haydar’ın oğlu Rıza.”
-“Yapma lan.”
-“Lan oğlum bütün gastamonu duydu da sen yeni mi duyuyon?”
Rıza Necla’nın yanında iken bu konuşmalar beynine yazılıyordu. Yürümeye başladıklarında Necla elini Rıza’nın koluna soktu. İki sevgili gibi yürümeye başlamışlardı. Rıza bu durumu da sessizce kabullenmek durumunda kalıyordu. Bir gözü arkasındaki işçilerdeydi. Rıza hiç konuşmuyordu ama Necla susmak bilmiyordu. Kalın erkek sesini incelterek duygusal tonda :
“Rıza o gece beni dinlemeden kaçtın, oysa beni dinleseydin sana neler anlatacaktım. Hayatımda ilk defa senin gibi birisine rastladım, sana aşığım. Buraya bu yüzden geldim, kabul fazlalığım var ama söz yakında onu aldırtacağım, sonra diğer kadınlar gibi normal bir dişi olacağım, o zamana kadar sevişmelerimizde onu sana hiç hissettirmeyeceğim” diyerek devamlı anlatıyordu.
Rıza’nın fikirleri birbirine uymuyordu ama sonunda seks galip geldi ve Necla’yla buluşmaya başladı. Ama bu buluşmalar Rıza kör kütük sarhoş olduktan sonra gerçekleşiyordu. Gerçek şu ki Rıza’ya seksin tüm inceliklerini Necla yani Kazım öğretmişti.
Profesyonel bir travestiydi. Necla’da seksten büyük zevk alıyordu. Bu karşılıklı sevgi ve sekse dayanan ilişki üç ay kadar devam etmişti. Rıza’nın gördüğü kabusa kadar.
Rıza Necla ile geçirdiği bir geceden sonra kelle paça vaziyette eve gelmiş, uykuya dalmıştı. Korkunç bir rüya görüyordu. Akrepler, yılanlar, çiyanlar hepsi Rıza’yı kovalıyordu. Rıza can havliyle kaçıyordu ama yaratıklar gittikçe yaklaşıyordu. Ölümün soğuk nefesi ensesindeyken bir anda gökyüzünden beyazlara bürünmüş bir cisim belirdi. Rıza ile yaratıkların arasına doğru inince bütün yaratıklar durdu. Beyaz çarşaflar içinde elinde Asa’sı ile ak sakallı bir ihtiyar göründü. Bu ihtiyarı Rıza çocukluğunda tanıma fırsatı bulmuştu. Köyün sayılan, sevilen ermişlerinden rahmetli Hacı Dümbük Efendiydi bu ihtiyar. Rızaya kalın sesiyle bağıyordu.
-“Rıza Rıza, yaptığın ibnelikler köprüyü geçti. Sen Allah’tan korkmaz mısın, bre kafir, bre dürzü, bre namussuz, şerefsiz, hasiyetsiz sapık karın Haticeye acımaz mısın? Oğlun Cafer’den kızın Fadime’den utanmaz mısın sen? Sen nasıl Müslümansın, kendine gel benden söylemesi, cehennemde numaralı yerin hazır, bunu böyle bilesin” demişti.
Rıza kan ter içinde yatağından fırlamıştı. Çarpık ilişkinin yarattığı rehavetin farkındaydı zaten. Böyle devam ederse yakında Merter yollarına düşebilirdi Rıza.Hemen abdest alıp namaz kılarak tövbeye başladı.
Karısı bile Rıza’nın bu durumuna hayret ediyordu. Seccadeden tam dört saat kalkamamıştı. Daha sonra soluğu son sürat Eyüp Sultan Camii’sinde almıştı. Gördüğü her türbenin önünde dua okuyup tövbe ediyordu. Rıza onlarca türbe dolaşmıştı. Sokulu Mehmet Paşa’dan, Kaptan- Derya Cafer Paşa’ya, Sadrazam Abuziddin Paşa’dan, Saray Aşçıbaşısı Mengenli Topal Seyfi Paşa’ya kadar sayısız türbenin önünde dua okuyup af dilemişti. Cami önündeki kuşları yemlemiş simitçilere para vermiş, hatta dilencileri bile yemlemişti. Rıza ertesi gün Aksaraya gidip hemen bir hemşerisini inşaat’a kalfa olarak yerleştirdikten sonra Bakırköy’de bir inşaatta işe başladı.
Dinlenmek için oturduğu Aile Manavı Kazım tabelası bu kötü anıları canlandırmıştı. Hırsla çılgınca koşar adım bir sokağa girip yoluna devam etti.
Not: Kimin olduğunu bilmiyorum begendim sizinlede paylaşmak istedim. Kiminse söylesin
hemen ismini ekliyeyim.
eser bana aittir,edebiya defteri ve iz edebiyatta yayınlanmaktadır..teşekkürler..